Hearts of Darkness: A Filmmaker’s Apocalypse

Francis Ford Coppola’nın belalı Apocalypse Now filminin çekim serüveni. Francis Ford Coppola’nın hanımı Eleanor Coppola’nın çekim sırasında tuttuğu günlükler ve çektiği görüntülerden oluşuyor.

hearts-of-darkness1

Bilen bilir, Coppola, Apocalypse Now’ı çekerken delirme ve iflas etme tehlikesi yaşamıştır. Belgesel tam olarak bunun arkaplanı. Mükemmel bir filmle neticelenen enfes bir sefalet hikayesi. Coppola’nın senaryoyu bitiremeyişi, çekimlerin ortasında Kamboçya hükümeti tarafından el konulan helikopterler, oyuncu değişiklikleri, filmin uzaması, Coppola’nın Godfather serisinden kazandığı neredeyse bütün parasını bu filme yatırması ve batmak üzere olması… Eğer Apocalypse Now’ı seviyorsanız muhakkak bu belgeseli izleyin.

Ben, Rehavet namlı yiğitten gördüm, duydum. Sevgi, saygı, şükran ona gitsin.

Advertisements

The Killing of a Sacred Deer

Kynodontas (nam-ı diğer Dogtooth) ile sinema dünyasına tekme tokat giren Yorgos Lanthimos’un son filmi.

KSD-Wide-Cover2.jpg

Yazı, bir miktar spoiler içerebilir. 

Film, bir Yunan mitinin modern hayata uyarlaması. Kralların Kralı olarak anılan Agamemnon, bir av sırasında Tanrıça Artemis’in kutsal geyiklerinden birini öldürür. Truva Savaşı için dev bir donanma toplayan Agamemnon, rüzgarın olmaması nedeniyle denize açılamaz. Bilgelerinden akıl alan Agamemnon, geyiklerinden birini öldürdüğü için Artemis tarafından lanetlendiğini, rüzgarın bu yüzden esmediğine ikna olur. Sonrasında da baskılara dayanamayıp kızı Iphigeneia’yı kurban etmek zorunda kalır. Artemis rüzgarı salar, Agamemnon affedilir. (Bir başka versiyondaysa Artemis, Iphigeneia’ya acır ve göklerden bir geyik gönderir. Iphigeneia bu şekilde kurtulur -tanıdık geldi değil mi-.)

Filme gelecek olursak. Colin Farrel’ın canlandırdığı kalp damar cerrahı Steven bizim Agamemnon’umuz. Yakınlık gösterdiği Martin ise Artemis’imiz. Kutsal geyiğimiz ise Martin’in babası. Steven, alkol aldığı zamanlarda sarhoş şekilde bir ameliyata giriyor ve Martin’in babası ölüyor. Zaten filmin giriş sahnesi de bunu temsil ediyor; “kutsal geyiğin ölümü”nü.

Filmi iki bölüme ayırabiliriz. Bob’un yürüme yetisini kaybettiği sırada Martin’in Steven’ı hastanenin kantinine davet edip ailesinin tüm fertlerinin ölebileceğini anlattığı bölüm filmin meridyeni. Öncesi ve sonrası var. Sonrası alabildiğine gerçekçi ve yıkıcı diyaloglarla, hesaplarla dolu. Öncesi ise tamamen statik, iletişimden uzak; hemen hemen her karakterin yalnızca sayıklamasını görüyoruz.

Misal filmin başında Steven ve Matthew -ki filmin devamında anestezist Matthew’ün, Steven’ın en yakın arkadaşı olduğunu anlıyoruz-, Matthew’un aldığı yeni kol saati hakkında konuşuyorlar. Buradaki diyaloglar adeta başlangıç seviyesi bir yabancı dil kitabında olabilecek durağanlıkta, yapaylıkta. Hemen sonrasında Steven’ın aynı saatten Martin’e hediye ettiği sahneye geçiyoruz. Steven, Matthew’ün ona anlattığı cümlelerle saati Martin’e anlatıyor, övüyor. Ne değişik cümleye, ne farklı hediyeye ihtiyaç yok filmin bu bölümünde. Her şey korunaklı bir alanda, belki binlerce kez rastlanmış bir sıradanlıkla, iletişimsizlikle yürüyor. Bu korunaklı alandaki iletişimsizliğin bedene büründüğü yer ise Martin’in, Steven’ın evine konuk olduğu bölüm. Bob, Kim ve Martin beraber takılmak için çocuk odasına çıkıyorlar. Bob, Martin’e ne tarz müzik dinlediğini soruyor ve Martin daha cevap vermeye başlamadan elindeki kulaklığı kafasına geçirip müzik dinlemeye başlıyor. Filmin ilk bölümü çürümüş bir ailenin (daha geniş anlamda modern batı yaşamının) haritası aslında. Hatta bu çürüme, karısının ölü/baygın gibi yattığı ve Steven’ın tahrik olarak masturbasyon yaptığı sahnede temsilleniyor.

Martin filmin Artemis’i, bir “tanrı”. Yürüme gücünü kaybetmiş kızı bir telefonuyla pencere önüne getirebiliyor. Yahut bir anda Steven’ın ailesini lanetleyebiliyor. Steven, rasyonel bir insan olduğundan bu saçmalığa inanmıyor, direniyor. Halbuki karısı çoktan kabul etmiş bu “kutsal”lığı. Martin’in o kutsal ayağını bile öpüyor, biat ediyor.

Filmin sonunda Steven o kadar çaresiz ki çocukların okuluna gidip “hangi çocuğum daha iyi” diye soruyor. Tabii bu sırada kurban adaylarının da Steven’a yanladığını görüyoruz. Bob saçlarını kesip, filmin ilk yarısındakinin aksine babasının mesleğini seçeceğini söylerken kızı epik bir tragedyadan çıkma abartılı bir sahneyle “nolur baba beni öldür, bunun gururunu onurunu yaşamayı bahşet bana” minvalinden yardırıyor. Karısı ise ölü/baygın şekilde bedenini kocasına sunmaktan imtina etmezken “çocuklardan birini seç, tüp bebek müp bebek yaparız biz her türlü” diyor. Buradaki diyaloglar artık sahici, hesaplı. Korunaklı alan kalmamış durumda. Çünkü artık biri ölmek zorunda. Ünlü düşünür Mike Tyson’ın dediği gibi; “ağzının üstüne yumruğu yiyene kadar herkesin bir planı vardır”. Biz filmde, yumruktan sonrasını görüyoruz.

Lanthimos’un sinemasında kendi fizik kuralları geçiyor. O yüzden “bu Martin bu işleri nasıl yapabildi” sorusu pek de doğru yere odaklanan bir soru değil.

Ben filmi çok beğendim. Bazı sahneler o kadar etkileyiciydi ki, ara ara sürekli aklıma geliyor. Misal Kim’in elleriyle kendini çeke çeke merdivenden inişi, Bob’un gözlerinden kan akması… Son olarak söylemeden geçmemek lazım, Martin’i oynayan Barry Keoghan inanılmaz bir iş çıkarmış.

Bonus: http://killingofasacreddeer.movie/whatswrongwithme/

Brawl in Cell Block 99

S. Craig Zahler’in yazıp yönettiği, epey cool bir aksiyon-suç filmi.

screen-shot-2017-08-29-at-2-47-51-pm.png

Adamımız ailesini borç batağından kurtarmak ve doğacak bebesine bir gelecek kurmak için kötü işlere girer. İşler umduğu gibi gitmez ve hapse düşer. Olaylar gelişir.

Vince Vaughn çok iyi oynamış. Olay örgüsüyle klasik hapishane filmlerinden ayrılıyor. Bazı sahneler biraz sert, herkese hitap etmeyebilir, söylemesi benden.

 

The Party

Sally Potter’ın yazıp yönettiği nefis bir tek mekan filmi.

the-party-1200x800

Ingiltere’nin yeni sağlık bakanı olan Janet, dostlarıyla küçük bir ev kutlaması tertip eder. Misafirler geldikçe işler garip bir hal alır ve olaylar gelişir.

Film tek mekan ve siyah beyaz çekilmiş. Oyunculuklar, diyaloglar harika. Türlü türlü okumaya açık, çok katmanlı bir film. Bazı bazı inanılmaz komik sahneleri olsa da ağırlıklı olarak çok iyi bir drama.

Derinlikli ve eğlenceli drama arayan affetmesin. Bence 2017’nin en iyilerinden.

 

 

Gintama

Sapık komedi animelerinden Gintama’nın live action’ı. Yazan yöneten Yuichi Fukuda.

ST_20170802_LIFGINTAMA_3316903

Animesi burundan baloncuk çıkartarak güldüren animeydi, filmi de çok farklı değil. Herkese hitap eden bir film değil kesinlikle. Dev absürd komedi seviyorsanız affetmeyiniz.

Free Fire

Ben Wheatley’in yazıp yönettiği, 70’lerin suç-aksiyon sinemasını hap halinde seyircisine sunan nefis bir aksiyon.

free-fire-cast

IRA üyesi bir tayfa, silah satın almak için terk edilmiş bir binada Boston mafyasıyla görüşme ayarlar. İşler umulduğu gibi gitmez ve olaylar gelişir.

Filmin oyuncu kadrosu çok iyi, onu evvela söylemek lazım. Hem 70’ler suç-aksiyon filmlerine selam çakan hem de türle ince ince taşağını geçen bir film. Ben çok beğendim. Aksiyon sevenlere birebir.

 

The Death of Stalin

Armando Iannucci’nin yazıp yönettiği, Stalin’in ölümü ve hemen sonrasındaki olayları anlatan komedi filmi.

IFFR2018-Review-DeathOfStalin-main

Her ne kadar pis komedi olsa da, aynı zamanda politik bir film. Steve Buscemi mükemmel oynamış.

Bu filme bir takım takoz solcular kızmış. Onlarla arkadaşlığınızı bitirip meczup muamelesi yapabilirsiniz.