3. Dalga Militarist Sinema

Sinema -daha doğrusu popüler sanatın pek çok dalı-, her zaman bir propaganda aracı olarak kullanıldı, kullanılmaya da devam edecek. Baştan kabul. Rocky’nin Ivan Drago’ya indirdiği yumrukta da, dünyayı yok edecek meteoru havaya uçurmak için kendini feda eden astronotun kıyafetindeki bayrakta da görünür oluyor bu propagandanın p’si. Malum, güç sahibinin iktidarını perçinlemesi için rıza yaratması lazım. O rızayı yaratırken de devletin ideolojik aygıtlarını kullanıyor. Bu aygıtlar da türlü türlü. Kah bir cuma vaazında “referandumda evet demeyen dinden çıkar” biçiminde, kah asker dizisinde “vatan biz neredeysek orasıdır” sömürgeciliğinde peydah oluyor. Buna artık kimsenin şaşırdığı da yok aslında. Herkesin bildiği, kanıksadığı şeyler. Ki zaten vatan millet sakarya cephesinde bu istenilen de bir şey. İş yapıyor, izleniyor, keyif alınıyor.

Fakat son zamanlarda ilginç olduğunu düşündüğüm bazı “propaganda” filmlerine denk geldim. İlginç, çünkü filmlerin hedef kitlesi vatan millet sakarya tayfasının neredeyse tam zıttı. Bu filmler, savaşın meşruluğunu; vicdani retçilere, anti-militaristlere, daha geniş bir küme kuracaksak sorgulayan insana anlatmakla görevli. Örneklerle ilerleyelim.

Bundan sonraki kısımda bir miktar spoiler olabilir.

Last Flag Flying

Richard Linklater’ın yazıp yönettiği 2017 yapımı Last Flag Flying, Vietnam’dan asker arkadaşı olan Doc, Sal ve Richard’ın bir yolculuk hikayesi. Irak işgali sırasında ölen ABD askeri oğlunun cenazesini almaya giden Doc, Vietnam savaşından beri görmediği Sal ve Richard’ı bulup “benimle gelin” diyor. Richard artık bir rahip olmuş. Sal ise onun tam tersi, militan bir ateist. Film de zaten bu iki karakterin çatışması üzerinden savaş, tanrı, insanın amacı gibi kavramların tersyüz edilmesiyle ilerliyor.

MV5BYzRhYTc4NjktZDk3OS00OTJlLWE3YmYtOGNhMzJlOTM3NDQ5XkEyXkFqcGdeQXVyMjM4OTI2MTU@._V1_

Film, son 15 dakikası hariç tek kelimeyle mükemmel. Senaryo ne kadar kahırlı gibi görünse de Linklater, bu ağır konuyu inanılmaz eğlenceli bir şekilde filme aktarmış. Film boyu kahkaha ve sırıtma surattan eksik olmuyor. Ve bu sırıtmaların önemli bir kısmı, savaşın ne kadar salakça bir şey olduğunu zihne kazıyan diyaloglarla/sahnelerle ilerliyor. Her ne kadar ateist Sal ve rahip Richard, dinin toplumsal yaşayıştaki rolüne dair film boyunca tartışsa da, savaşla ilgili neredeyse tüm diyaloglarda aynı yerde duruyor ve kendi askerlik deneyimlerinden nefis örneklerle savaşın anlamsızlığını vurguluyor. Fakat film boyunca ABD’ye, Vietnam Savaşı’na, Irak İşgali’ne türlü çeşit laf çakan film, son 15 dakikada bilindik; vatan  ulan diye inleyen, bayrak güzelleyen, şehit yücelten bir hale bürünüyor. Karşınızdaki kişinin adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramların ne kadar önemli olduğunu vurgulaya vurgulaya konuştuktan sonra favori siyasetçisi olarak Bekir Bozdağ’ı söylediğini düşünün. Öyle bir film.

Bu yeni nesil militarizm güzellemeli sinemanın, ABD bağımsızlarının en ünlü sinemacılarından Richard Linklater’a kadar ulaşması epey ilginç. A Skinner Darkly, Waking Life ve Tape gibi nefis filmleriyle bildiğimiz Linklater’ın böyle bir projede yer almasını açıkçası benim aklım almadı.

Hacksaw Ridge

Milliyetçi söylem ve sembolleri sonuna kadar kullanan, savaşı ve gerekliliğini dibine kadar meşrulaştıran bir VİCDANİ RET filmi. Bu garip filmi yapmak da Mel Gibson davarına nasip oldu tabii ki.

Hacksaw-Ridge

Pearl Harbour sonrasında arkadaşları gibi orduya gönüllü olarak katılmak isteyen Desmond, dini inançları nedeniyle silah kullanmayı reddetmektedir. Başta, bir miktar dayak ve baskıyla bu denyoluktan vazgeçeceği sanılan Desmond, büyük bir irade göstererek -az biraz torpil de var tabii- orduda kalmayı başarır ve sıhhiye olarak Japon cephesine gönderilir. Bundan sonrasında gözünü budaktan sakınmayan Desmond, hayatını sürekli tehlikeye atarak arkadaşlarını kurtarır ve kendini kabul ettirir.

Hacksaw Ridge, hakikaten eşine rastlaması pek de mümkün olmayan bir işe girişerek vicdani retçi Desmond’dan bir savaş kahramanı yaratıyor.  Tabii filmdeki “vicdani ret”in savaş karşıtı değil, bireysel bir şiddet karşıtlığı olduğunu söylemek elzem. Zira Desmond’un ordularla, savaşla, hatta ABD ordusunun Okinawa Adası’nda olmasıyla hiçbir derdi yok. Tek derdi eline silah almamak ve birilerine zarar vermemek. Fakat söz konusu vatansa gerisinin teferruat olduğunu bildiğinden, hasso vicdani retçiler gibi kenara çekilip eleştirmektense, ordusuna hizmet etmeyi seçiyor. Neticesinde de bu garip film ortaya çıkıyor.

Savaş makinesinde herkese yer var, vicdani retçilere bile.

Churchill

Jonathan Teplitzky’nin yönettiği, pamuk dede Churchill biyografisi gibi ilerleyen ve Normandiya Çıkartması’nın son 1 haftasını anlatan film.

fft99_mf9630141.Jpeg

Diğer Churchill filmlerine göre çok daha insani bir karakter var bu filmde. Kah gencecik Ingiliz askerlerinin hali nice olacak diye darlanan, kah Çanakkale’de ölen gencecik Ingiliz evlatlarının acısını çeken, pişmanlıklarla dolu bir Churchill bu. Normandiya Çıkarması’na birkaç gün kalmışken “acep yanlış mı yapıyoruz, yoksa gencecik Ingiliz evlatları ölecek mi” tereddüdüne düşen, yıkılan, katatoniğe bağlayan fakat güçlü olması gereken anda, karısının ve sekreterinin -kadınların savaşta görevi zor kararlar alması gereken erkekleri desteklemek ve erkeklerinin savaştan dönmesini beklemek tabii- dirayetiyle silkelenip kendine gelen, Ingiliz ulusuna tarihi bir konuşmayla moral veren ve 2. Dünya Savaşı’nı bitiren Ingiliz evlatlarının kahramanlıklarını halka duyuran cefakar ve fedakar bir karakter Churchill.

Churchill her ne kadar müttefiklerindeki gücü elinde bulundurmak istese de, buna sahip olamıyor. Hatta her Ingiliz evladı gibi Normandiya Çıkartması’na katılmak için Kral’dan izin istiyor fakat mağrur Kral “bizim yerimiz burası koçero” diyerek Churchill’e artık siyasilerin değil silahların konuşması gerektiğini, bunun bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.

Film, ucuz ve başarısız bir milliyetçilik propagandası. Tarihi gerçekliği olmayan, Churchill’i daha insani göstermek için gencecik askerlerin cesetlerine basan bir film.

 

Özellikle 2015 sonrasında daha pek çok film bu yeni nesil militarist sinema örneklerine girebilir elbet. Gözleri biraz açmakta fayda var. Zira savaş makinesi birkaç yıldır bizi çağırıyor.

Advertisements

Hearts of Darkness: A Filmmaker’s Apocalypse

Francis Ford Coppola’nın belalı Apocalypse Now filminin çekim serüveni. Francis Ford Coppola’nın hanımı Eleanor Coppola’nın çekim sırasında tuttuğu günlükler ve çektiği görüntülerden oluşuyor.

hearts-of-darkness1

Bilen bilir, Coppola, Apocalypse Now’ı çekerken delirme ve iflas etme tehlikesi yaşamıştır. Belgesel tam olarak bunun arkaplanı. Mükemmel bir filmle neticelenen enfes bir sefalet hikayesi. Coppola’nın senaryoyu bitiremeyişi, çekimlerin ortasında Kamboçya hükümeti tarafından el konulan helikopterler, oyuncu değişiklikleri, filmin uzaması, Coppola’nın Godfather serisinden kazandığı neredeyse bütün parasını bu filme yatırması ve batmak üzere olması… Eğer Apocalypse Now’ı seviyorsanız muhakkak bu belgeseli izleyin.

Ben, Rehavet namlı yiğitten gördüm, duydum. Sevgi, saygı, şükran ona gitsin.

The Killing of a Sacred Deer

Kynodontas (nam-ı diğer Dogtooth) ile sinema dünyasına tekme tokat giren Yorgos Lanthimos’un son filmi.

KSD-Wide-Cover2.jpg

Yazı, bir miktar spoiler içerebilir. 

Film, bir Yunan mitinin modern hayata uyarlaması. Kralların Kralı olarak anılan Agamemnon, bir av sırasında Tanrıça Artemis’in kutsal geyiklerinden birini öldürür. Truva Savaşı için dev bir donanma toplayan Agamemnon, rüzgarın olmaması nedeniyle denize açılamaz. Bilgelerinden akıl alan Agamemnon, geyiklerinden birini öldürdüğü için Artemis tarafından lanetlendiğini, rüzgarın bu yüzden esmediğine ikna olur. Sonrasında da baskılara dayanamayıp kızı Iphigeneia’yı kurban etmek zorunda kalır. Artemis rüzgarı salar, Agamemnon affedilir. (Bir başka versiyondaysa Artemis, Iphigeneia’ya acır ve göklerden bir geyik gönderir. Iphigeneia bu şekilde kurtulur -tanıdık geldi değil mi-.)

Filme gelecek olursak. Colin Farrel’ın canlandırdığı kalp damar cerrahı Steven bizim Agamemnon’umuz. Yakınlık gösterdiği Martin ise Artemis’imiz. Kutsal geyiğimiz ise Martin’in babası. Steven, alkol aldığı zamanlarda sarhoş şekilde bir ameliyata giriyor ve Martin’in babası ölüyor. Zaten filmin giriş sahnesi de bunu temsil ediyor; “kutsal geyiğin ölümü”nü.

Filmi iki bölüme ayırabiliriz. Bob’un yürüme yetisini kaybettiği sırada Martin’in Steven’ı hastanenin kantinine davet edip ailesinin tüm fertlerinin ölebileceğini anlattığı bölüm filmin meridyeni. Öncesi ve sonrası var. Sonrası alabildiğine gerçekçi ve yıkıcı diyaloglarla, hesaplarla dolu. Öncesi ise tamamen statik, iletişimden uzak; hemen hemen her karakterin yalnızca sayıklamasını görüyoruz.

Misal filmin başında Steven ve Matthew -ki filmin devamında anestezist Matthew’ün, Steven’ın en yakın arkadaşı olduğunu anlıyoruz-, Matthew’un aldığı yeni kol saati hakkında konuşuyorlar. Buradaki diyaloglar adeta başlangıç seviyesi bir yabancı dil kitabında olabilecek durağanlıkta, yapaylıkta. Hemen sonrasında Steven’ın aynı saatten Martin’e hediye ettiği sahneye geçiyoruz. Steven, Matthew’ün ona anlattığı cümlelerle saati Martin’e anlatıyor, övüyor. Ne değişik cümleye, ne farklı hediyeye ihtiyaç yok filmin bu bölümünde. Her şey korunaklı bir alanda, belki binlerce kez rastlanmış bir sıradanlıkla, iletişimsizlikle yürüyor. Bu korunaklı alandaki iletişimsizliğin bedene büründüğü yer ise Martin’in, Steven’ın evine konuk olduğu bölüm. Bob, Kim ve Martin beraber takılmak için çocuk odasına çıkıyorlar. Bob, Martin’e ne tarz müzik dinlediğini soruyor ve Martin daha cevap vermeye başlamadan elindeki kulaklığı kafasına geçirip müzik dinlemeye başlıyor. Filmin ilk bölümü çürümüş bir ailenin (daha geniş anlamda modern batı yaşamının) haritası aslında. Hatta bu çürüme, karısının ölü/baygın gibi yattığı ve Steven’ın tahrik olarak masturbasyon yaptığı sahnede temsilleniyor.

Martin filmin Artemis’i, bir “tanrı”. Yürüme gücünü kaybetmiş kızı bir telefonuyla pencere önüne getirebiliyor. Yahut bir anda Steven’ın ailesini lanetleyebiliyor. Steven, rasyonel bir insan olduğundan bu saçmalığa inanmıyor, direniyor. Halbuki karısı çoktan kabul etmiş bu “kutsal”lığı. Martin’in o kutsal ayağını bile öpüyor, biat ediyor.

Filmin sonunda Steven o kadar çaresiz ki çocukların okuluna gidip “hangi çocuğum daha iyi” diye soruyor. Tabii bu sırada kurban adaylarının da Steven’a yanladığını görüyoruz. Bob saçlarını kesip, filmin ilk yarısındakinin aksine babasının mesleğini seçeceğini söylerken kızı epik bir tragedyadan çıkma abartılı bir sahneyle “nolur baba beni öldür, bunun gururunu onurunu yaşamayı bahşet bana” minvalinden yardırıyor. Karısı ise ölü/baygın şekilde bedenini kocasına sunmaktan imtina etmezken “çocuklardan birini seç, tüp bebek müp bebek yaparız biz her türlü” diyor. Buradaki diyaloglar artık sahici, hesaplı. Korunaklı alan kalmamış durumda. Çünkü artık biri ölmek zorunda. Ünlü düşünür Mike Tyson’ın dediği gibi; “ağzının üstüne yumruğu yiyene kadar herkesin bir planı vardır”. Biz filmde, yumruktan sonrasını görüyoruz.

Lanthimos’un sinemasında kendi fizik kuralları geçiyor. O yüzden “bu Martin bu işleri nasıl yapabildi” sorusu pek de doğru yere odaklanan bir soru değil.

Ben filmi çok beğendim. Bazı sahneler o kadar etkileyiciydi ki, ara ara sürekli aklıma geliyor. Misal Kim’in elleriyle kendini çeke çeke merdivenden inişi, Bob’un gözlerinden kan akması… Son olarak söylemeden geçmemek lazım, Martin’i oynayan Barry Keoghan inanılmaz bir iş çıkarmış.

Bonus: http://killingofasacreddeer.movie/whatswrongwithme/

Brawl in Cell Block 99

S. Craig Zahler’in yazıp yönettiği, epey cool bir aksiyon-suç filmi.

screen-shot-2017-08-29-at-2-47-51-pm.png

Adamımız ailesini borç batağından kurtarmak ve doğacak bebesine bir gelecek kurmak için kötü işlere girer. İşler umduğu gibi gitmez ve hapse düşer. Olaylar gelişir.

Vince Vaughn çok iyi oynamış. Olay örgüsüyle klasik hapishane filmlerinden ayrılıyor. Bazı sahneler biraz sert, herkese hitap etmeyebilir, söylemesi benden.

 

The Party

Sally Potter’ın yazıp yönettiği nefis bir tek mekan filmi.

the-party-1200x800

Ingiltere’nin yeni sağlık bakanı olan Janet, dostlarıyla küçük bir ev kutlaması tertip eder. Misafirler geldikçe işler garip bir hal alır ve olaylar gelişir.

Film tek mekan ve siyah beyaz çekilmiş. Oyunculuklar, diyaloglar harika. Türlü türlü okumaya açık, çok katmanlı bir film. Bazı bazı inanılmaz komik sahneleri olsa da ağırlıklı olarak çok iyi bir drama.

Derinlikli ve eğlenceli drama arayan affetmesin. Bence 2017’nin en iyilerinden.

 

 

Gintama

Sapık komedi animelerinden Gintama’nın live action’ı. Yazan yöneten Yuichi Fukuda.

ST_20170802_LIFGINTAMA_3316903

Animesi burundan baloncuk çıkartarak güldüren animeydi, filmi de çok farklı değil. Herkese hitap eden bir film değil kesinlikle. Dev absürd komedi seviyorsanız affetmeyiniz.

Free Fire

Ben Wheatley’in yazıp yönettiği, 70’lerin suç-aksiyon sinemasını hap halinde seyircisine sunan nefis bir aksiyon.

free-fire-cast

IRA üyesi bir tayfa, silah satın almak için terk edilmiş bir binada Boston mafyasıyla görüşme ayarlar. İşler umulduğu gibi gitmez ve olaylar gelişir.

Filmin oyuncu kadrosu çok iyi, onu evvela söylemek lazım. Hem 70’ler suç-aksiyon filmlerine selam çakan hem de türle ince ince taşağını geçen bir film. Ben çok beğendim. Aksiyon sevenlere birebir.